enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
DOLAR
16,6732
EURO
17,3492
ALTIN
966,37
BIST
2.368,00
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa
Açık
27°C
Bursa
27°C
Açık
Cuma Açık
27°C
Cumartesi Açık
28°C
Pazar Açık
29°C
Pazartesi Açık
29°C

VASAT İNSANIN MÜKEMMEL ŞİİRİ

04.05.2022 16:40
0
A+
A-

EDEBÎ ESİNTİLER

Tarih boyunca milyonlarca insanımız, on binlerce aydınımız, sanatçımız hayatın anlamını sorgulamış ve cevaplar aramaya çalışmıştır. Hiç şüphesiz nereden gelip nereye gittiğimizi; yaşadığımız hayatın ne olduğunu en çok düşünenler ve eserlerinde işleyenler edebiyatçılar olmuştur.

Kimileri hayatın anlamını yaşanılan zamanda bularak gününü gün etmeye çalışmış, kimileri Allah’a ibadet için yaratıldığımıza inanarak din ve tasavvufa yönelmiş, kimileri fani dünya diyerek ölümsüz olabilmek amacıyla eserler yaratmaya çalışmıştır.

Halkımız “topraktan geldik, toprağa gideriz” diyerek hayata “yalan, fani” sıfatını eklemiştir. Âşık Veysel şiirlerinde dünyayı iki kapılı bir hana, Ahmet Haşim ise merdivene benzetmiştir. Mutasavvıf şairler önce ölümsüz ruhun, sonra da ölümlü bedenin yaratıldığına, daha sonra ruhun bir beden içinde yaşadığımız fani dünyaya sınav için gönderildiğine, nihayetinde bedenin yine yok olacağına ve ruhun tekrar Allah huzuruna çıkacağına inanmışlar ve bu olayları “devretme” olarak niteleyip “Devriyeler” yazmışlardır.

Behçet Necatigil bu makaleye konu olan “Dönme Dolap” şiirinde birçok şair gibi hayatı anlatıyor.

YAZI ARASI REKLAM ALANI

Dönme dolabı bilmeyeniniz yoktur. Lunaparklarda gördüğümüz bu eğlence aracına bineriz; yavaş yavaş yükselir, biraz heyecanlanır ve güleriz; insanlara bir müddet tepeden bakar sonra da bindiğimiz yere tekrar geliriz. Zamanımız dolmuştur ve biz dolaptan inerken, yerimize başkaları oturur. Böylece dönme dolap boşlukta döner durur. Behçet Necatigil bu şiirinde Tekke edebiyatı şairleri gibi hayatı bir dönme dolaba benzetiyor.

Şimdi “vasat insanın mükemmel şiiri” diye nitelediğim bu sanat şaheserini birlikte okuyalım.

DÖNME DOLAP

Nerden, niçin mi geldim?
Bilmeden bir şey diyemem, ya siz?
Hem hiç önemli değil.
Geldim, yer açtılar, oturdum.
Girip çıkanlar vardı

Zaten ben geldiğimde.

Başka şeyler de vardı, ekmek gibi, su gibi
Gülüşler, öpüşler, ne bileyim hepsi…
Doğrusu anlamadım bir düğün dernek mi?
Sonra da kimileri düşünceli, durgundu.
Gidenler niye gitti doğrusu anlamadım
Zaten ben geldiğimde.

Bir lunapark mı; bir konser, bir gösteri…
Bilmem, pek anlamadım, önüm kalabalıktı.
Sıkıştığım yerde vakit çabuk geçti.
Bak dediler baktım, pek bir şey göremedim.
Hem her yer karanlıktı
Zaten ben geldiğimde.

Benim tek düşüncem büzüldüğüm köşede
Nasıl kalkıp gideceğim “kalk git” dediklerinde.
Çünkü çıkmak sıkışık sıralardan mesele…
Kalkacaklar, yol vermeye bakacaklar ardından
Az mı söylendilerdi şuracığa ilişirken
Zaten ben geldiğimde.

Şiiri biçim olarak incelediğimizde altışar dizelik dört bentten oluştuğunu görüyoruz. Şairimiz birçok şiiri gibi bu eserini de serbest ölçüyle yazmış. Necatigil, şiirlerini genellikle kafiyeyi reddetmeyen fakat onun esiri de olmayan bir tutumla kaleme alır. Dönme Dolap’ın ilk bendindeki dizelerde kafiye kullanılmamıştır. Buna karşın 2. ve 4. bentlerin ilk üç dizesi kendi aralarında kafiyeli, diğer dizeler kafiyesiz yazılmış. 3. bentte ise 1. ve 3. ayrıca 2. ve 5. dizelerin kendi aralarında kafiyelendiğini görüyoruz. Anlaşıldığı kadarıyla Necatigil bu şiirinde diziliş yönünden kafiyeye önem vermediği gibi, değer yönünden de genellikle tek sesten ibaret yarım kafiyeleri tercih etmiş.

Fakat bu şiir, ilk okuduğumda müzikal yönden harika bir eser izlenimi uyandırmıştı bende. Sanırım başka okuyucular da dizelerde hoş bir ahenk olduğunu sezmişlerdir. Şüphesiz ki bu ahenk zayıf diye nitelendirdiğimiz yarım kafiyelerle sağlanmıyor. Peki, bu şiire müzikal olma özelliği katan nedir? Elbette ki aliterasyon dediğimiz iç kafiye…

Behçet Necatigil pasif diye nitelendirebileceğimiz vasat insanı anlatırken yine pasif seslerden yararlanıyor. Yumuşak ünsüz dediğimiz “d, l, m, n” sesleri şiirin tamamına hâkimdir. Şairimiz, bu ünsüzlerin bulunduğu sözcükleri seçerek içerik ve biçim uyumundan başka şiire ahenk de katıyor. Daha ilk bentte “nerden, niçin, mi, geldim, bilmeden, diyemem, hem, önemli, değil, geldim, zaten, ben, geldiğimde” sözcükleriyle şiirdeki ahengi belirliyor ve şiirin sonuna kadar bunlara benzer kelimeler kullanmakta ısrar ediyor.

Gerçi üçüncü ve dördüncü bentte “kalabalık, bak, vakit, pek, karanlık, çabuk, geçti, kalk, çıkmak, sıkışık, kalkacaklar” gibi sert ünsüzlerin bulunduğu 15 – 20 kelime kullanılmıştır fakat bu sözcüklerin oranı yüzde yirmiyi geçmez. Elbette ki Necatigil bu seçimi bilinçli yapmaktadır. İnsan ne kadar zayıf ve pasif olursa olsun 60 / 70 yıllık hayatında ufak tefek çıkışlar yapar, birileriyle tartışır, küçük isyankârlıklara kalkışır. Şair, vasat insanın da bu tür çıkışları olabileceğini hissettirmek için az da olsa sert ünsüzlerin bulunduğu sözcükleri seçiyor.

Şiirde göze çarpan ve iyi bir şiir okuyucusunu hayran bırakan en önemli biçim öğesi her bendin sonunda tekrarlanan “Zaten ben geldiğimde” dizesidir. Halk ve Divan edebiyatlarında çok gördüğümüz bu tür tekrar dizeleri, yani nakaratlar şiirde konu bütünlüğü sağlar ve iletilmek istenen temayı pekiştirerek vurgular. Bu son dizeyi “biçim unsuru” olarak niteledim ama aynı zamanda bu dize şiirde çizilen insan tipinin en belirgin özelliğini vurgulayan bir söz gurubudur. “Zaten ben geldiğimde” dizesi harika ve şairane bir buluştur.

Şimdi yüzlerce kişiye şöyle bir soru soralım: “Zaten ben geldiğimde…” söz grubunu kullanarak nasıl bir cümle kurarsınız? Ne tür cevaplar alırız? Sizce bu eksik cümle nasıl tamamlanır? Aklıma gelen birkaç cümle yazayım: “Zaten ben geldiğimde iş işten geçmişti, …olan olmuştu, …yapılacak bir şey kalmamıştı, …her şey bitmişti.” İşte bu cümleler mücadele gücü ve azmi olmayan, kaderci, iyi veya kötü her şeyi kabullenmiş edilgen insanların cevabıdır. Dolayısıyla bu tekrar dizesi biçim öğesi olmaktan başka şiirde çizilen insan tipinin kişiliğini yansıtan ve şiirin omurgasını oluşturan bir içerik öğesidir.

Şimdi de şiiri içerik bakımından inceleyelim.

Birçok şiirinde duygu ve düşüncelerini sembollerle anlatan Necatigil bu şiirinde de değişik semboller kullanıyor. Bunların birincisi şiire başlık olan “dönme dolap”tır. Bu sembolün hayat anlamına geldiğini yazımızın başında ifade etmiştik. Necatigil şiirinin ilk bendini:

“Nerden, niçin mi geldim?
Bilmeden bir şey diyemem, ya siz?
Hem hiç önemli değil
Geldim, yer açtılar, oturdum
Girip çıkanlar vardı.
Zaten ben geldiğimde” dizeleriyle oluşturuyor.

Konuşma havası içinde yazılan ve sanat adına iddiasız gibi görülen bu dizelerde dünyaya nereden ve niçin geldiğini bilmeyen, üstelik bunu merak da etmeyen, ezeli ve ebedi sorgulamayan bir tip çiziliyor. Ona göre ezel ve ebed hiç de önemli değildir; bu gibi soyut konularda kafa yormak gereksizdir. Zaten o geldiğinde hem gelenler hem de gidenler vardır. Dünyanın bu gerçeğini gelir gelmez görmüş ve hiç sorgulamadan kabul etmiştir. Şiirde tanıtılan insan biraz da Orhan Veli’nin “Ne atom bombası / Ne Londra konferansı / Bir elinde cımbız / Bir elinde ayna / Umurunda mı dünya” dizelerinde çizdiği tipe benzemektedir.

Birinci bentte basit gibi görülen aslında çok kuvvetli bir ifade olan “Geldim, yer açtılar, oturdum” dizesi şiirde tanıtılan kahramanın kişiliğini çok güzel yansıtmaktadır. “Vasat insan” diye niteladiğim bu kişi son derece pasif, güçsüz ve başkaları tarafından güdülebilen biridir. Dünyaya gelir, yer bulmak veya yerini genişletmek için mücadele etmez. Ona başkaları yer verir, o da hemen oturur. Çevremiz, kendisine verilen araziyi yıllarca ekip biçerek hayatını sürdüren, devlet okullarında okuduktan sonra bir memuriyette ömür çürüten, çırak olarak girdiği berberlik vb. bir meslekte bir ömür harcayan insanlarla doludur. Bu insanlar ömrünün çoğunu köyünde veya mahallesinde tüketirler ve ev, işyeri, kahvehane üçgeninde dönüp dururlar.

  1. bentte geçen “Sıkıştığım yerde vakit çabuk geçti / Bak dediler baktım, pek bir şey göremedim”dizeleri ve dördüncü bentte geçen“…büzüldüğüm köşede” ifadesi ilk bentte çizilen pasif, güçsüz ve güdülebilen insan tipini vurgulamak için kullanılan sözlerdir. Gerçekten etrafımız gel deyince gelen, otur deyince oturan, âdeta sürüdeki koyunlara benzeyen insanlarla doludur. Bunlar kendilerine lâyık görülen maddi varlıklarla yetinirler, daha fazlası için mücadele etmezler, kavgadan kaçınırlar, isyan çıkarmazlar. Kısaca devletin istediği “iyi vatandaş” diye vasıflandırılan, yine Orhan Veli’nin Süleyman Efendi’sine benzeyen insanlardır.

Necatigil dünyaya gelen vasat insanın mücadelesini ve hayatı algılayıp yorumlama biçimini:

“Başka şeyler de vardı, ekmek gibi, su gibi
Gülüşler, öpüşler, ne bileyim hepsi
Doğrusu anlamadım bir düğün dernek mi?
Sonra da kimileri düşünceli, durgundu
Gidenler niye gitti doğrusu anlamadım
Zaten ben geldiğimde” dizeleriyle ifade ediyor.

“Bu dünyada su gibi, ekmek gibi başka şeylerin olması” ifadesi bizde çok ve değişik çağrışımlar uyandırır. İnsanlar hayatlarını devam ettirebilmek için ekmeğe ve suya muhtaçtır, bunları elde etmek için de çalışmak, başka deyişle hayat mücadelesi vermek zorundadır. Ayrıca ekmek ve su dünya nimetlerinin sembolü olarak da yorumlanabilir. Yiyip içerken haz duyduğumuz bu nimetlerden başka her insanın yaşarken ulaştığı küçük mutluluklar “Gülüşler, öpüşler, ne bileyim hepsi” dizesiyle vurgulanıyor.

Fakat kahramanımız yaşadığı hayatın sırrını çözememiştir. Acaba bu dünya mücadele gerektiren bir ıstırap ocağı mıdır; yoksa “düğün dernek” gibi zevk ve tat alınacak nimetlerle dolu bir süreç veya mekân mıdır? Çünkü gülüşüp öpüşenlerin yanında düşünceli ve durgun insanlar da mevcuttur.

Şiirde çizilen tip, vasat bir zekâya sahiptir. Hiçbir şeyi sorgulamayan, beyin hücrelerini çalıştırmaktan dahi kaçınan bu kişi hayatı da tam anlayamamıştır. “Doğrusu anlamadım” sözü bu bentte iki defa kullanılmıştır. Ayrıca 3. bendin ikinci dizesinde de “Bilmem, pek anlamadım” cümlesi geçer. Bu ifadeler vasat bir hayata sahip vasat bir insanın yine vasat zekâsını vurgulamak için seçilmiştir.

Necatigil şiirini:

“Bir lunapark mı; bir konser, bir gösteri…

Bilmem pek anlamadım, önüm kalabalıktı.
Sıkıştığım yerde vakit çabuk geçti
Bak dediler baktım pek bir şey göremedim
Hem her yer karanlıktı
Zaten ben geldiğimde” dizeleriyle sürdürüyor.

Bir düşünür şöyle demiş: “Dünyada iki tip insan vardır: Yönetenler ve yönetilenler.” Şiirin üçüncü bendinde bu özlü söze uygun olarak iki farklı mekândaki iki farklı insan tipinden söz ediliyor. Şair “Bir lunapark mı, bir konser, bir gösteri” dizesiyle aydınları, sanatçıları, komutanları, devlet başkanlarını; kısaca dünyaya yön vermeye çalışan tüm yöneticileri kastediyor. Kahramanımızı da bir konseri izlemeye çalışan kalabalık içindeki silik sönük bir fert olarak tasvir ediyor.

Dünyaya yön verenler bir sahnededir ve sayıca çok azdır, buna karşın seyirciler çok kalabalıktır. Birçok şiirini sembolist – realist çizgide yazan Necatigil’in bu ifadeleri gerçekten yaşadığımız dünyayı çok iyi yansıtmaktadır. Ülkesinin ve dünyanın gidişatına olumlu veya olumsuz hiçbir katkıda bulunamayan bu vasat insan, çevresinde ve dünyada olup bitenleri anlayamaz, anlamasını zorlaştıran engellerle mücadele etmeyi aklının ucundan bile geçirmez. O, küçücük dünyasına sıkışmıştır ve günlük dertleriyle mücadele hâlindedir. Gerçi onu uyaranlar “bak” diyenler olmuştur ama o baksa bile bir şey göremez.

Onun bir şeyler görmesi, olayların gerçek sebeplerini anlaması zaten imkânsızdır. Çünkü o, dünyaya geldiğinde her yer karanlıktır. Evet, şairimizin dediği gibi benim dedem dünyaya geldiğinde Birinci Dünya Savaşı vardı; dedem rahmetli büyük ihtimalle karanlık dünyada olup bitenlerin sebebini öğrenemeden vefat etmiştir. Babam dünyaya gelip de hayatı algılamaya başladığında İkinci Dünya Savaşı yaşanıyordu ve babamın çocukluğu karanlık dünyanın sıkıntılarıyla geçti. Aynı şeyi ben de yaşadım. Delikanlı olup da hayatı sorgulamaya başladığım yıllarda 12 Eylül öncesi sağ – sol çatışması vardı. Bu olayların anlamı ve sebepleri hâlâ çözülemedi. Oğlum dünyaya gelip de televizyon haberlerini dinlemeye başladığında terör belâsı ile karşılaştı. Bakalım yeni nesiller dünyaya geldiğinde ne felâketler olacak, hayatları nasıl kararacak; ne gibi oyunlar sergilenecek, hangi kavgalar ve savaşlar çıkacak?

Nazım Hikmet: “Sen yanmasan, ben yanmasam, o yanmasa / Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?” demiş. Necatigil’in vasat insanı, bir karanlıktan bahsediyor ve bu kişi mizacına uygun olarak karanlığa bir ışık tutmayı dahi akıl edemiyor. Gerçi akıl etse bile bunu yapacak gücü de yoktur; çünkü o bir köşeciğe sıkışmış, belki de sıkıştırılmış ve oracığa büzülmüştür.

Necatigil şiirinin son bendinde vasat insanın ölüm endişesine yer verir.

Bu bent:

“Benim tek düşüncem büzüldüğüm köşede
Nasıl kalkıp gideceğim kalk git dediklerinde
Çünkü çıkmak sıkışık sıralardan mesele
Kalkacaklar yol vermeye bakacaklar ardından
Az mı söylendilerdi şuracığa ilişirken
Zaten ben geldiğimde” dizelerinden ibarettir.

Kahramanımız alelâde bir seyirci gibi davrandığı bu dünyadan ayrılırken ne sevinçli ne de üzgündür. Tek bir endişesi vardır; o da başkalarını rahatsız etmeden nasıl gideceğidir. Ömrü boyunca büyük mücadelelere girmemiş, hiç kimseyle kavga etmemiş, hiçbir isyana karışmamış, adam öldürmemiş, hapse girmemiş bu kişi aynı zamanda insanlara karşı saygılı ve son derece kibar birisidir. O, tıklım tıklım seyirciyle dolu bir salonda, köşesinde büzülüp oturmaktadır. Ayrılma vakti geldiğinde onca kalabalığın arasından başkalarını rahatsız etmeden nasıl çıkacaktır? Bu büyük bir sorundur onun için.

“Kefen param” lâfını eminim defalarca duymuşsunuzdur. İhtiyar ve hasta dedelerimiz ve ninelerimiz bu bentte çizilen tip gibi düşünür. Yaşlılıklarında ve ölürken kimseye yük olmak istemezler; öldükten sonra arkalarından dedikodu yapılma ihtimali onları yer bitirir. Şiirde tanıtılan tip şu gerçeği de çok iyi bilmektedir: Dünyaya gelip de bir yer edindiğinde akrabaları ve komşuları onun hakkında dedikodular yapmış, sen – ben davası ve çekememezlik sonucunda hakkında ileri geri konuşmuşlardır. Aynı şeyler öldükten sonra da yaşanacak ve bazıları onun arkasından kötü konuşacaktır.

İşte yaşadığımız dünyada milyarlarcasını görebileceğimiz alelâde insanların hayat hikâyesi… Az söz, çok çağrışım ve çok anlam… İşte vasat insanın mükemmel şiiri! İşte sanat eseri!

Yazarın Diğer Yazıları
REKLAM ALANI
Yorumlar

  1. Gürsel Yıldırım dedi ki:

    Şiiri tadıyla anlayınca şiir okumaktan zevk alıyoruz. Teşekkür ederim