enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
DOLAR
16,7010
EURO
17,5300
ALTIN
970,13
BIST
2.405,36
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa
Açık
26°C
Bursa
26°C
Açık
Cuma Açık
26°C
Cumartesi Açık
26°C
Pazar Açık
28°C
Pazartesi Açık
29°C

UÇ DALDA ÜÇ ZEYTİN (1)

15.11.2021 20:54
0
A+
A-

Her yıl Kasım’ın ilk yarısında zeytin bayramı yapılırdı Orhangazi’de. Yıllar içinde görkemli kutlamalara da tanık oldum sönük kutlamalara da… Salgın hastalık nedeniyle bu yıl yapılmadı.
İlçemizin çalışkan ve çilekeş zeytin üreticileri Ekim’in son haftasından itibaren sessiz sedasız zeytin hasadına başladı. Bereketli olsun.
Yaşanmış olaylardan esinlenerek kurguladığım hikâyemin zevkle okunacağı umuduyla…
UÇ DALDA ÜÇ ZEYTİN (1)
Sulu Ziya merdivenden iner inmez bir sigara yaktı, beline bağladığı sepetteki zeytinleri kasaya boşalttıktan sonra boş zeytin kasalarından birini ters çevirerek üstüne oturdu; dört beş metre ilerdeki ağaçta zeytin toplayan karısına ve oğluna baktı, ikisi de merdivendeydi ve dallardaki simsiyah zeytinleri koparıp bellerine bağladıkları sepete atıyorlardı.
Yorulmuştu Sulu Ziya, daha da kötüsü bıkıp usanmıştı zeytin toplamaktan, çünkü yaklaşık üç aydır her gün erkenden kalkıyorlar; seleyi sepeti, çıkını testiyi, plastik hasırı ve merdivenleri emektar traktöre yükleyip zeytin bahçesine geliyorlardı. Sabah ayazında elleri morarırken, öğle güneşinde sırtları terlerken, ikindi rüzgârında vücutları ürperirken ha babam de babam zeytin topluyorlardı. Eskiden bu mevsimde bazen yağmur, bazen kar yağardı da birkaç gün dinlenip nefes alırlardı. Sonbahar çoktan bitmiş, kış yarılanmıştı ama bir defa olsun saçları ıslanmamış, ayakkabıları çamura değmemişti.
Kuraklığa ve ısınmaya evrilen köklü iklim değişiklikleri Sulu Ziya’ya da yansımış gibiydi. Artık eskisi gibi değildi; yaşlanmış ve en kötüsü de şişmanlamıştı, çabuk yoruluyordu. İki ayaklı, on üç basamaklı merdiveni tutup kaldırarak o ağaçtan bu ağaca taşırken nefes nefese kalıyordu. Merdiven vurmak da oldukça zor işti. Önce sağlam çatal dallar bulup merdivenin üst ayaklarını bu dallara yerleştireceksin, sonra da ayaklarından birini çatalın birine bağlayacaksın. Bu işler ustalık ve tecrübe gerektiriyordu. Merdiven çok dik ve fazla yatık vurulmamalıydı. Merdivenin yaslandığı dallardan biri zayıf veya çürük olmamalıydı; çünkü dal kırılabilir, merdiven kayabilir veya ters dönebilirdi. Sulu Ziya’nın ömrü zeytin bahçelerinde, merdiven tepelerinde geçtiği için bu işlerin ustası, âdeta piriydi. Ağaçları budarken merdiven vurulacak dalları tespit eder, onlara asla ilişmezdi. Elli yıla yaklaşan ömründe bir kez olsun merdiven devirmemiş, bir kez olsun merdivenden düşmemişti.
Yaklaşık altı kilo zeytin alan bir sepeti bele bağlayarak merdivene çıkmak, uç dallardaki zeytinleri tek tek toplayıp sepete koymak oldukça yorucuydu ve son derece dikkat gerektiriyordu. Sepet zeytinle doldukça ağırlaşır, bağ ipi belinizi kesmeye başlardı. Merdiven hafifçe kımıldadığında veya zayıf bir dal “kırılacağım” der gibi çatırdadığında paniğe kapılıp hem kendinizi hem de sepetteki zeytinleri korumaya çalışarak tutunacak sağlam bir dal arardınız veya merdivenin ayağına sarılırdınız. “Zeytini korumak da ne ola ki, dökülse ne olur?” diyebilirsiniz. Ne mi olur? Kaplık zeytin (havuza konarak tuzlanan sofralık zeytin) yağlık olur. Ezilen, berelenen, dibe dökülen, yeterince kararmamış, biçimsiz veya küçük zeytinler yağlıktır, yağhaneye götürülüp yağ çıkarılır. Kaplık zeytin on liraysa yağlığı üç liradır.
Sulu Ziya dibine kadar içtiği sigarasını fırlatıp atarken: “İki ağaç kaldı, merdivene çıksam iyi olur, ikindiye kadar bitiririz,” diye düşünerek kalkmak için yeltendi fakat anında vazgeçti, vazgeçti çünkü yorgun bedenine söz geçiremiyordu beyni. “Aç ayı oynamazmış, önce öğle yemeğini yiyelim,” diye mırıldanarak karısına seslendi:
“Hatun, karnım acıktı, sofrayı hazırla.”
Meryem Hatun, kocasının sözlerini duymamış ya da duymazdan gelmişti. Merdivenin üçüncü basamağında zeytin toplarken bambaşka bir düşünce ve hayal dünyasındaydı. “Bu zeytinlerin tamamı Osman’ımın olacak,” diye geçiriyordu aklından. “Askerden geleli üç yıl oldu, bu yıl da düğünü yapamazsak Aysel’i başkasına verirler, biz de havamızı alırız. Ondan sonra kız ara ki bulasın. Köyde doğru dürüst kız kalmadı zaten, hepsi de kente gitme meraklısı, hepsi de apartman sevdalısı.”
“Hatun, duymadın mı? Karnım acıktı.”
Meryem Hatun yüksek sesle “Patlama!” diye cevap verdikten sonra merdivenden indi, dibe dökülen zeytinleri toplamaya başladı. Kadın uzun boylu, zayıf ve hayli çevikti. Çekirgeden farkı yoktu Meryem Hatun’un, eğilip kalkarak ve âdeta oradan oraya zıplayarak bir avuç kadar zeytin topladı yerden.
Hasat dönemi boyunca bir kez olsun “yoruldum, bıktım” gibi bir söz çıkmamıştı ağzından. Meryem Hatun’a göre zeytin toplamak çocuk oyuncağıydı. Esas yorucu işler eve gidince başlardı. Akşam yemeğinden sonra bulaşıkları yıkar, daha sonra kilere gidip sofra bezini yayar, bezin üstüne bir kasa zeytin döküp mindere oturur ve saatlerce zeytin ayırırdı. Yeşil, mor, küçük, ezik ve bereli zeytinleri tek tek seçip yağlık sepetine atar; kaplıkları ise iriliğine göre üç boy hâlinde (iri, orta, ince olmak üzere) üç farklı kasaya koyardı. Kasalar dolunca zeytinleri üç farklı havuza atar, zeytinlerin üzerine kalın tuz sepeler ve sonra da havuza kova kova su dökerdi. Elini yüzünü yıkayıp da yatağına girdiğinde vakit gece yarısı olurdu. Kasım, aralık ve hatta ocak aylarının soğuk sabahlarında erkenden kalkmak, ortalığı silip süpürdükten sonra kahvaltı hazırlamak ve öğle öğünü için yemek pişirmek de bir başka dertti. Aylarca süren bunca yorucu işi yaparken öf bile demezdi Meryem Hatun.
Sulu Ziya “Bu kadın olmasa beni köpekler bile yemez,” diye aklından geçirirken sululuğu tutup çocuk gibi bağırdı: “Sofraaa!”
Meryem Hatun öfkeyle: “Patladın mı?” diye bağırdı. “Bir gün olsun öğle yemeği yemesen ölür müsün? Şunun şurasında iki ağaç kaldı, bitirip de gidelim.”
Merdiven tepesinde zeytin toplayan oğlu Osman: “Ben de acıktım ana!” deyince kadın işi bırakıp traktöre doğru yürüdü. Römorktan rulo hâlindeki plastik hasırı, yemek çıkınını ve piknik tüpü aldı, iki ağaç arasındaki düz bir yerde hasırı açıp üzerine sofra bezi sererek sofrayı hazırlamaya başladı.
Sulu Ziya: “Ne pişirdin?” diye sordu. “Bugün bitiyor zeytin; kıçma hazırladın mı?”
Kadın alaycı bir gülümsemeyle: “Kıçmaymış! Güleyim bari!” dedi. “Kıçma dediğin nedir ki herif? Hasadın son gününde tarlada verilen ziyafettir. Kıyman olacak ki köfte yapasın, etin olacak ki yahni pişiresin, pirincin olacak ki pilav kaynatasın. Kıçmanın olmazsa olmazı da helvadır. Hani irmik, hani şeker? Ettir kıymadır getirdin mi eve? Neyle yapayım kıçmayı?”
“Söyleseydin alırdım.”
“Söylemek mi lazım? Bugünün hasadın son günü olduğunu akıl edemedin mi?”
“Amma uzattın ha! Alt tarafı ne pişirdin diye sorduydum.”
“Tarhana çorbası ve pırasa yemeği… Beğendin mi?”
Sulu Ziya’nın canı sıkılmıştı, sigara paketini bulmak için ceplerini yoklarken birkaç el silah sesi işitildi, ses çok uzaklardan geliyordu. Ardından çok yakınlarda patlayan bir tüfeğin gümlemeleri duyuldu. Sulu Ziya birden heyecanlandı “Millet zeytini bitirince coştu,” diyerek kalkıp aceleci adımlarla traktöre doğru yürüdü. Şimdi sağdan soldan, uzaktan yakından tüfek ve tabanca sesleri geliyor, Keramet ovası mermi ve fişek gürültülerinden inliyordu. Sulu Ziya traktörün torpido gözüne koyduğu tabancasını aldı, namluyu bulutlara çevirip bir müddet bekledi. Patlamalar ve gümlemeler bitince yeni bir hengâme yaratmak istercesine şarjör boşalıncaya kadar art arda tetiğe bastı. Mermiler göğü delerken gürültüsü dalga dalga yayıldı ovaya. Fakat Sulu Ziya arzuladığı karşılığı bulamamıştı. Sadece yukarılardan, dağ eteklerinden üç atışlık bir cevap gelmişti. Tabancaya yeni bir şarjör takarken Osman bağırdı:
“Baba, o mermileri de ben sıkayım n’olur!”
Sulu Ziya “Tamam ama şimdi değil, son zeytin tanesi de sepete girince sıkarsın,” diyerek tabancayı römorktaki paltosunun üstüne koydu.
Meryem Hatun sofrayı hazırlamıştı, piknik tüpte ısınan çorba tenceresini sofraya koyarken: “Haydi Osman, yemek hazır!” diye seslendi.
Osman: “Geliyorum ana, beş on tane zeytin kaldı bu dalda,” dedikten sonra kalan zeytinleri toplamaya devam etti. Zeytinler bitip de inecekken babasının sesini işitti: “Tam tepede, sol üst tarafta iki zeytin kalmış.”
Osman yukarıya bakar bakmaz görmüştü zeytinleri. Yaprak aralarında kalmış iki iri zeytin öğle güneşinde parıldayıp duruyordu. Merdivenin üst basamağına çıktı, ayak parmak uçlarında yükselerek bir hamleyle koparmaya çalıştı zeytinleri; olmadı. İkinci hamlede başarmıştı, fakat yarı yarıya… Çünkü zeytinlerden biri avucundan kaymış, merdivenin ayaklarından birine çarparak fırlayıp gitmişti. O anda Osman düşüp de kaybolan zeytine küfür ederken kıkır kıkır gülmeye başladı. Osman’ı güldüren, köydeki en iyi arkadaşı Vahdet’in komik sözleriydi. Akşam kahvehanede sohbet ederken Vahdet kelimeleri kullanarak çok canlı ve komik tablolar çizmişti. Bu tablolardan biri, Osman’ın az önce yaşadıklarının karikatürize edilerek filme çekilmiş hâli gibiydi.
(Devamı var)

Yazarın Diğer Yazıları
REKLAM ALANI
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.