enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
DOLAR
17,9510
EURO
18,5660
ALTIN
1.031,75
BIST
2.868,44
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa
Açık
27°C
Bursa
27°C
Açık
Cuma Gök Gürültülü Sağanak Yağışlı
27°C
Cumartesi Az Bulutlu
28°C
Pazar Az Bulutlu
25°C
Pazartesi Az Bulutlu
27°C

UÇ DALDA ÜÇ ZEYTİN (2)

24.11.2021 13:46
0
A+
A-

Türkiye’de maymun yokmuş, maymunlar Afrika’da yaşarmış,” diyordu Vahdet. “Yalan! Vallahi de yalan, tallahi de yalan! Gelsinler de bizim köye baksınlar, maymun var mıymış yok muymuş anlasınlar. Biz neyiz kardeşim? Ömrü ağaç tepelerinde geçen mahlûklarız. Ekim ortasında yükleniriz merdivenleri, belimizde birer sepet çıkarız ağaç tepesine, topla babam topla! Tek tane zeytin için bazen yedi sekiz basamak çıkarsın, zeytin tanesine doğru uzanır da uzanırsın, tam koparacağın esnada sapından ayrılıp yere düşer zeytin; basarsın küfürü. Ekim biter, kasım biter biz hâlâ ağaç tepesindeyizdir. Sonbahar biter, kış gelir, yine ağaç tepesindeyiz. Yıl biter, millet yeni yıl kutlamaları yaparken biz yine merdivene çıkıp ağaç tepelerinde ekmek ararız. Ocak sonuna doğru zeytin bitince on beş yirmi gün rahat eder, sonra yine merdivenleri sırtlayıp tarlaya koşarız, çünkü budama mevsimi gelmiştir. Şubat, mart, nisan aylarımız da merdiven tepesinde geçer. Mayıs ayı gelince ‘Hele şükür, karaya ayak bastık!’ diye düşünürken dağ köylerinde meyve hasadı başlar. Önce erikler, sonra vişne ve kirazlar toplanacaktır; biz de el âlemden üç kuruş yevmiye alabilmek için iki üç ay daha merdiven basamaklarında, ağaç tepelerinde rızkımızı kovalarız. Bir insan her yıl dokuz ay merdiven tepesinde çalışır mı be arkadaş! Buna can mı dayanır!”
Osman; Vahdet’in jest ve mimiklerle desteklediği, abartılı fakat mizahi gerçekçi anlatımını düşündükçe kendi kendine kıs kıs gülüyordu. Merdiven ayağını dala bağlayan ipi çözerek inmeye başladı. Merdivenden inerken, sepetteki zeytinleri kasaya boşaltırken, sepetin bağ ipini çözerken kıkırdaması devam ediyordu Osman’ın. Bağdaş kurarak sofraya oturduğu esnada: “Bu sene son,” diye mırıldandı, “maymunluk bitti.”
Sulu Ziya, oğlunun ne dediğini tam olarak anlamamış olacak ki: “Ne sonu, ne maymunu Osman? Neler sayıklıyorsun sen?” diye sordu.
Osman “Boş ver!” diyerek tenceredeki çorbayı kaşıklamaya başladı. Üç dört dakika süren çatal kaşık seslerini ve ağız şapırtılarını Meryem Hatun’un sesi böldü:
“Bu yıl hemen hemen beş ton zeytin oldu herif, ne yapmayı düşünüyorsun zeytini satınca?”
“Ne yapabilirim ki Hatun? Biliyorsun ki havuza giren beş ton yaş zeytin, acı suyunu saldığı için yüzde yirmi fireyle dört ton tuzlu zeytin olarak çıkar havuzdan. Zeytini ortalama altı liradan satsak yirmi dört bin lira eder, altı yedi bin lirayı zirai ilaç ve gübre masrafı için bir kenara koyarız, kalır on yedi bin lira. Devlet Su İşlerine sulama ücreti olarak iki bin lira verirsek kalır on beş bin lira. Kız seneye liseye gidecek, onun masrafı için üç bin lira ayırsak, kalır on iki bin lira. Mazot masrafını saymıyorum bile! Bu da demektir ki ayda bin lira ile geçinmek zorundayız. Bir paket sigaranın on lira olduğu bu devirde dört kişilik bir aileye yeter mi bu para?”
“Hah, ben de onu demek istiyorum işte! Yerden göğe kadar haklısın, elbette yetmez. Şimdi ben de bir hesap yapayım da neden yetmediğini öğren.”
“Yap bakalım.”
“Her gün bir paket sigara içiyorsun, ayda eder üç yüz lira; haksız mıyım?”
“Haklısın… Ne yapabilirim ki hatun? Alışmışız bir kere.”
“Her gün kahvede beş çay içsen, ipsize sapsıza da beş çay ısmarlasan eder on çay, birer liradan on lira, ayda eder üç yüz lira. Etti mi altı yüz?”
“Abartma Hatun, bugün birine çay ısmarlasam yarın da o bana ısmarlar. Taş çatlasın günde beş liralık masrafım var benim.”
“Hasat bittikten sonra haftada en az iki gün tüfeğini sırtına vurup dağlarda keklik veya tavşan kovalayan sensin; avdır, düğün dernektir hiçbir fırsatı kaçırmadan kafan estikçe mermi sıkıp fişek patlatan sensin.”
“Burada dur hatun; avcılık ve atıcılık benim hobim, tamam mı? Başka ne eğlencem var bu hayatta?”
Meryem Hatun sahte bir kahkaha atarak: “Vay, vay, vay!.. Hobisi de varmış beyefendinin!” dedi alaycı bir edayla. “Televizyonda gördüğün sosyete karılarından mı öğrendin hobiyi mobiyi?”
Sulu Ziya çok sert bir sesle çok etkili sözler söylemeye hazırlanıyordu ki Osman kıkırdayarak gülmeye başladı. Osman’ın bu gülüşüne ikisi de bir anlam verememiş, şaşkın gözlerle bakmakla yetinmişlerdi. Osman güldü de güldü, kıkırtılı gülmeleri kahkahaya dönüşüp de gözleri yaşarmaya başlayınca yerinden kalkarak sofradan uzaklaştı.
Çocuğun gülme krizi devam ederken tartışmayı unutan karı koca bir an göz göze geldi. Meryem Hatun şaşkın gözlerle kocasına bakarken: “Allah Allah, bu çocukta var bir şey ama anlayamadım,” dedi.
“Az önce sofraya otururken kendi kendine ‘maymun’ diye sayıklıyordu, yoksa kafayı mı üşüttü bu çocuk?”
“Yok canım, daha neler! Gülme hastalığına tutuldu galiba, az sonra geçer. Biz ilgilenmemiş gibi yapıp yemeğimizi yiyelim.”
Karı koca sessiz sedasız tencereye kaşık sallarken Osman’ın kahkahaları bir müddet daha devam etti, sonra yavaş yavaş azaldı ve nihayet sona erdi. Osman ibriği alıp yüzünü yıkarken iyice sakinleşmişti. Hiçbir şey olmamış gibi ciddi bir yüz ifadesiyle tekrar sofra başına gelerek yemeğe devam etti.
Meryem Hatun boş çorba tenceresini sofradan kaldırıp da pırasa yemeğini ortaya koyarken sakin bir sesle sordu:
“Niçin o kadar çok güldün Osman? Biz ciddi bir konuyu tartışıyorduk.”
“Ben size gülmedim ana, konuştuklarınızı duymadım bile. Vahdet akşamleyin çok komik bir fıkra anlatmıştı, az önce aniden o fıkra aklıma düştü, ona gülüyordum.”
Sulu Ziya başını iki yana sallarken: “Tövbe estağfurullah!” diye mırıldandı.
Meryem Hatun kocasının gözlerinin içine bakarak, kararlı ve sert bir sesle: “Beni iyi dinle herif!” dedi. “Sana asla karışmayacağım: Sigara mı içeceksin? İç. Çay mı ısmarlayacaksın? Ismarla. Havaya mermi mi sıkacaksın? Sık sıkabildiğin kadar. Ama kendi paranla… Bu seneki zeytin parasının tek kuruşuna bile dokunmayacaksın.”
“Kendi paramla mı? Zeytinden başka ne gelirim var ki benim?”
“Olacak… Ben sana iş buldum bile. Akşam siz kahvedeyken Halil Ağa’nın karısı eve geldi, ‘On beş günlük zeytinimiz kaldı, sizinkilere söyle de bize yevmiyeye gelsinler, kar bastırmadan koparalım zeytini,’ dedi. İkiniz de on beşer gün çalışsanız, yüzer liradan üç bin lira kazanırsınız. O para da bize üç ay yeter.”
Sulu Ziya bu sözlerden hoşlanmamıştı, öfkeden titreyen bir sesle cevap verdi: “Ben mi yevmiyeye gideceğim? Koskoca Ziya Ağa başkasının bahçesinde ırgatlık mı yapacak? Yakışır mı bana? Sen kafayı yemişsin hatun!”
Meryem Hatun küçümseyen, alay eden bir tavır takınarak: “Pöh!” etti. “Ziya Ağa’ymış! Güleyim de dağlar taşlar yıkılsın! Ağa kim, sen kim? Sen Sulu Ziya’dan başka bir şey değilsin herif!”
Sulu Ziya içinden “Ulan karı! Osman burada olmasaydı dağıtırdım ağzını burnunu ama neyse… Oğluna dua et,” diye geçirerek oturduğu yerden kalktı, sofra yakınında kısa voltalar atarken bir sigara yakıp dumanı uzun uzun ciğerlerine çekti. Biraz sakinleştikten sonra: “Ne yapacaksın onca parayı? Çamaşır makinesi mi alacaksın, koltukları perdeleri mi değiştireceksin?” diye sordu.
“Zeytin parası son kuruşuna kadar Osman’ın olacak. Bu parayla anlı şanlı düğün yapacağım evladıma.”
Osman bu sözleri duyunca kulak kesildi, babası ise uzaktan gevrek gevrek gülerek: “Düğün yapacakmış!” dedi alaycı bir ifadeyle. ‘Aç gözlü Ayşe karısı on bilezik, bir beşibirlik, bir de altın zincir istiyormuş’ diyen sen değil misin? Zeytin parası bu takıların yarısına bile yetmez. Neyle alacaksın bunca ziyneti? Düğünü hangi parayla yapacaksın? Kuru bokla mı?”
“Ben orasına karışmam herif, mademki ‘adamım’ diye insan içine çıkıyorsun, mademki çocuk sahibi oldun; evladını evlendireceksin, ne yapıp edip bu takıları alacaksın.”
Osman, tartışmanın gittikçe çirkinleşerek kavgaya dönüşeceğini anlamıştı. Sakin bir sesle: “Ben o işi hallettim, boşuna tartışmayın,” dedi.
Meryem Hatun şaşkın gözlerle Osman’a bakarak sordu:
“Nasıl hallettin?”
“Kasabada asker arkadaşım var ya; Fahrettin… Hani altı yedi ay önce bize gelip bir gece misafirimiz olmuştu. Zeytine başlamadan önce kasabaya pazar düzmeye gidince onunla sohbet ettiydim. Onun kaynanası da bizimkiler gibi bir sürü takı istemiş. Fahrettin de ne yapmış; kuyumcuya gidip on günlüğüne takı kiralamış. Bin beş yüz liraya halletmiş bu meseleyi. Bana kefil olacak, ben de takı kiralayacağım.”
Meryem Hatun şaşkındı: “Aaa, bir yaşıma daha girdim! Ziynetin kiralandığını da yeni işittim.”
Sulu Ziya bu haberden memnundu, ellerini ovuşturarak gelip yerine oturdu, ışıldayan gözlerle oğluna bakarken pat pat omzuna vurdu: “Aferin lan Osman! Vallahi şimdi gözüme girdin!”
Meryem Hatun endişeliydi: “El âlem duyarsa herkese rezil oluruz oğlum.”
“Kuyumcuyla benim aramdaki alışverişi kim duyacak be ana?”
“Peki düğünden sonra ne olacak, takıları iade edince ne yapacağız? Ayşe karısı bizi tefe koyar vallahi!”
“Koyarsa koysun, kızını geri isteyecek değil ya!”
“Peki Aysel ne diyecek bu işe? Takıları vermem diye tutturursa ne yapacaksın?”
“Aysel’le konuştum ana, kiralık takıdan söz ettim, ‘tamam ama sakın anama duyurmayın’ dedi.”
Bu cevapla birlikte Meryem Hatun’un içi ferahladı, yüzü gülmeye başladı; nicedir kendini bu kadar rahat ve mutlu hissetmemişti: “Aferin Aysel’e!” dedi sevinçle. “Yuva kuracak kız böyle olur işte! Peki, konu komşuya ne diyeceğiz? Aysel’in çıplak gerdanını ve boş kollarını görünce dedikodu yaparlar.”
(Devamı var.)

Yazarın Diğer Yazıları
REKLAM ALANI
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.